Ve ikinci kez ayrılıyoruz. Bu sefer kesin. “Eski yaraları iyileştirmeyi bir türlü başaramadığımızı” söyleyerek kendisine pek yakışan zarif ve onurlu adımlarla uzaklaşıyor.
Arkasından bakarken en anlamlı zamanlarımı ve en değerli varlığım olan oğlumu hediye ettiğini düşünmemeye çalışıyorum. Yoksa herkesin içinde ağlamaya başlamam gerekecek. Her şey gibi ilişkiler de fani. Onları ölümsüzleştirmeye çalışmaksa trajik. Eski dostumuz Oscar haklı: “Lunapark trenleri gibi” aşk. “Önce yükseliyor, sonra birden iniyor, sonra tekrar çıkıyor, yine iniyor ve sonunda, içine kusuyorsunuz.”
“On beş yıldır zincirleme ve düzenli ilişkiler içindesin” diyor Prekazi: “Belki de artık yalnız kalıp tek başına ayakta durmayı öğrenmenin zamanı gelmiştir.”
“Yalnızlık benim yaşam biçimim” diyorum, bu sefer de kaşla göz arasında Ferhan Şensoy’dan araklayarak. “Biliyorum...” diyor: “O zaman göster kendini...”
***
“Mutlu Aşk Yoktur” diyen Aragon’un niyeti arabesk takılmak değildi. Bizim türbanı dert zannettiğimiz bu dünyada tam 56 milyon kişinin öldüğü bir savaşı yaşamıştı şair. Baba bir komünist olduğundan, tüm dünya bu kadar mutsuzken âşıkların mutlu olamayacağını savunuyordu. Üstelik şimdiki liselilerin sevgilisi mutluluk hapları da icat edilmemişti henüz.
Yine de meseleye farklı bakıyorum: Evet, aşkın mutlu versiyonu yok; çünkü kendi mutsuzluğunu kendisi imal ediyor. Sevgiliniz sizi sevdikçe beklentiler de artıyor; ta ki karşılayamayacağınız noktaya gelene kadar.
Mazur görün, düşünceleri istiflemekte güçlük çekiyorum. Sonuçta aynı kadın tarafından ikinci kez terk edilmiş ve geceyi Prekazi’yle şarap içip Depeche Mode dinleyerek geçirmiş biriyim (normalde nefret ederim Depeche Mode’dan). Farkında olduğum tek şey, yıllardır umutsuzca kaçtığım yalnızlığımla artık baş başa kaldığımız.
Yatılı okul koridorlarından beri görmemiştim kendisini. Allah sizi inandırsın, kerata hiç değişmemiş.