Yirmilerindeki esmere “Kürşat Başar bizim gençliğimizin Tuna Kiremitçi’siydi” diyorum. Büyük bir doğallıkla cevabı yapıştırıyor: “Ama o iyi bir yazar.”
Lise yıllarımızda kızların çantalarından “Kış İkindisinin Evinde” eksik olmazdı. Acayip sinir olurduk Kürşat’a. İtiraf edeyim, romanlarıyla tanışmam sırf bu yüzden çok geç olmuştur.
George Michael da insanlar sesini duysun diye yıllarını kendisini çirkinleştirmeye adadı. İki cins için de arzu nesnesi olmaktan çıkmayı başardığında adamcağızın büyük şarkıcı olduğunu fark ettik.
Brad Pitt’in her rolü süper oynayan biri olduğunu anlamamız içinse kırk yaşını devirmesi gerekti. Aynı şey Türkân Şoray için de geçerli. Şimdi onun sanatına methiye düzen aydınlar eskiden burun kıvırıyordu.
O zamanlar “Sultan” genç ve insanın asabını bozacak kadar güzeldi çünkü. Selim İleri hariç kıymetini bilen yoktu.
David Beckham’ın iyi futbolcu olduğunu söyleyenlere Erman Toroğlu yıllarca demediğini bırakmadı. Ama Beckham iyi futbolcuydu; Gölgeli saçları ve solaryum yanığı teniyle tek başına sırtladığı maçlar vardı.
Demek ki güzellik gerçekten başa bela... Bu yüzden Aysun Kayacı’yı anlamak lazım. Başkası söylese önemsemeyeceğimiz laflar onun ağzında bomba etkisi yaratıyor.
O bizim arzu nesnemiz. Görevi, hepimiz tarafından arzu edilmek. Bunun dışına çıktığında kimyamız bozuluyor. Histerik tavırlar sergilemeye başlıyoruz.
***
Ey arzu nesneleri, histeriye hazır olun! Sizi zirveye taşıyan hayranlığımız her an felakete dönüşebilir. Beş dakika öncesine kadar size dokunmayı çılgınca isterken düşmanınız haline gelebiliriz. Arzuladığımız şeyler bir anda değişir: Artık acı çekmenizi, yerlerde sürünmenizi, bize yalvarmanızı istemeye başlarız.
Aşkımıza karşılık vermediğiniz için düşman olmaya hazır, binlerce kırık kalbiz çünkü. Dünyanın en karanlık aşk hikâyesinin kahramanlarıyız. Korkun bizden!
***
Ayşe Özyılmazel için not: Sevgili Ayşe, burada “biz” derken belli bir insan tipinden bahsettim. Yani kendimi anlatmıyorum aslında. Aman yanlış anlama.