Ben bir başkasıdır” demiş Rimbaud. Bundan şunu anlıyorum: Kimlik dediğimiz şey içinde bulunduğumuz duruma, beraber olduğumuz kişilere, hatta o günkü ruh halimize göre değişebilir.
Büyük şirketin patronu babasının babalar gününü kutlamaya gittiğinde yine “erkek evlat” konumunda bulur kendisini. Başarıları, kariyeri ya da kazandığı para bunu fazla etkilemez.
Babalık da böyle bir şey... İnsan her durumda başka bir baba oluveriyor.
***
Beş yıl oldu babamı kaybedeli. O da her durumda bir başkasıydı. Peki ben hangisini hatırlıyorum?
On bir yaşındaki oğlunu Kızılay’daki Dost Kitabevi’ne götürüp raftan bir dergi alan ve “bak oğlum, bu dergi Varlık. Türk edebiyatının çınarı” diyen adamı mı?
Müzisyen olmak istediğimi öğrenince çılgına dönen ve “Mazhar Alanson olmayı başarsan bile yanında Fuat ve Özkan bulabilecek misin?” diye bas bas bağıranı mı yoksa?
Üç yaşımdaki ilk anımda beni Porsuk kıyısına götürüp suda taş sektirmeyi öğreten o zayıf, yakışıklı genç adamı mı?
Ekonomik kriz yüzünden 55 yaşında işsiz kaldığında dünyaya küsen ve o saatten sonra kuantum fiziği dışında hiçbir şeyle ilgilenmeyen, olduğundan çok daha yaşlı gösteren hüzünlü mühendisi mi?
Galatasaray çeyrek finalde Monaco’yu elediğinde beni ite kaka sokağa çıkarıp elime bayrak tutuşturan babamı mı hatırlıyorum?
Galatasaray Lisesi’ne bıraktıktan sonra ağladığını görmeyeyim diye koşar adım uzaklaşan babamı mı?
“Gereğinden fazla duyarlısın, dikkat et bu dünya senin çok üstüne gelecek” diyen savaş sonrası çocuğunu mu?
Hayallerinin ne olduğunu, bizle yaşadığı hayattan ne kadar mutluluk duyduğunu hiçbir zaman öğrenemediğim o kapalı kutuyu mu yoksa?
***
“İnsan her durumda bir başkasıdır” demiş Rimbaud. Onun şiirlerine hayran babam da her durumda bir başkasıydı. Babama benzememek için çırpınırken sonunda ben de öyle oldum: Kötü bir koca, saf bir âşık, mutluluğu oğlunda arayan bir baba, profesyonel yazar, yarı-profesyonel müzisyen ve amatör kaleci...
Hangisiyim acaba? Belki öğrenmenin yolu, bir gün oğluma sormak; hele biraz büyüsün de...